Fotoğrafım
Çok konuşan, çok yazan öyle herhangi biri işte...

19 Aralık 2012 Çarşamba

ÖÇ(4)

Uzandı karanlığın içinde parlayan küçük düğmeye, tam dokunacaktı ki vazgeçti. Hoş alışmıştı da gözleri karanlığa. Uzun yıllardır oturduğu bu evde gözleri kapalı olsa bile neredeyse bulurdu yolunu alışmasa, karanlık kalsa da her yer. 
Eve gelmeden hazırlamıştı kendini her duruma. Hiç bir şey olmamış gibi davranacak; sıradan bir gün evine nasıl giriyorsa öyle olacaktı. Ama içeriye girer girmez bu kuralı ihlal etmişti, ışıkları açmadan evde ilerleyerek. Normalde kapıyı anahtarıyla açar holünün ışığını yakar, daha sonrada odasına gidinceye kadar bir kaç ışığı yakarak ilerlerdi evde. Öyle iç güdüsel olarak evde camdan kapıdan giren birileri varsa ona gözükmeden rahatça kaçsınlar diye belli ederdi kendini eve girer girmez sonrasında yatak odasına girip, evde kimsenin olmadığını düşündüğü halde, kapısını kapatır üzerini değiştirirdi. Bugün ise ışıkları yakmak istemedi. İlk kez eğer evinde ondan habersiz kalan biri varsa rahatsız etmek istemedi. Ya da bırakıp giderken yaşadıklarıyla yüzleşecek cesareti yoktu.
İçinden devamlı kötü bir şey yapmadım diyordu bir tarafı. Bir tarafı ise evli bir adamı baştan çıkardım, bir çocuğun babasıyla yattım diye aşağılıyordu kendini. Bir adım atabilmişti evin içinde, sadece bir adım. Geçirdiği geceden anlar geliyordu usuna. Hayalle gerçek arasında yaşanmıştı her şeyi. Nasıl bu kadar boş bulunmuştu? Nasıl bu kadar güzeldi her an? Asıl olan nasıl bu kadar özlemişti onu? Nasıl olur da daha ilk görüşte affetmişti onu? Nasıl eskisi gibi öpmüş, sarılmıştı ona? Her ne olursa olsun durdurmalıydım kendimi de onu da diye düşünüyordu. Sonra o niye durmadı, durdurmadı beni? Diye soruyordu kendine. Keşke tesadüfen karşılaşmış olsalardı. O zaman ikisi de eşit şekilde suçlu olurlar, hatta o daha çok suçlu olurdu diye düşündü. Sonuçta evli bir adamın karısının yatağından başka, bir kadının yatağında ne işi vardı. Üstelik isteyerek gelmişti onunla, hiç zorlamamıştı onu. İşte 'Zorlamamış mıydı' Resmen oyun hazırlamıştı ona karşısına çıksın, onunla sohbet etsin diye. Sadece sohbet ama. Onlar ne yaptılar geceyi birlikte geçirdiler. Hem de yaşadığı evde, bu gece ve diğer gecelerini geçireceği yatakta. Nasıl olacaktı tüm bunlar? Oysa gecenin sabahında nasıl da cesurca yazmıştı; bu gece geçmişte yaşandı. Bizim ayrılmadan önce ki son gecemizde. Dudaklarına kondurduğum buseden sonra bu bir rüya mı diye sormuştun. Ben de evet demiştim rüya uyumaya devam et. Ve uyumuştuk diye hatırlıyoruz ama yanılıyoruz aslında uyumadık o gece. Biz olduk. Birbirimizin olduk. Gibi gibi... yazmıştı ona bıraktığı mektup da. Fakat şimdi kendini inandıramıyor bu gerçeğe. Gerçek değil mi? Evli, hemde çocuğu olan bir adamla etik dışı bir ilişkide bulunmadı değil mi?
Evin girişinde öylece kalakalmıştı. Ne ilerleye biliyor, ne de çıkıp gitmek istiyordu. Nefes alırken bile korkuyordu kendi kokusundan başka bir koku hissetmekten. Çömeldi boşluğa biraz sakinleşmek, sağlıklı düşünebilmek için kendine ihtiyacı vardı. Böyle durumların vazgeçilmezi gözyaşları süzüldü gözlerinden, çekti dizlerini karnına.
Belki yarım saat belki bir saat sonra ağlamış kendine gelmiş, her zaman ki gibi kendi kendisini az da olsa teselli etmiş olarak kalktı ayağa. Bir çırpıda ışıkları yaktı. İlerledi evde tam yatak odasına çıkmak için merdivenlere yöneldi; bir ses, bir nefes sesi ile irkildi. Arkasında birinin olduğundan emindi. O olmasından hem korkuyor hem de onun olması için dua ediyordu. Ya da hayır duyar duymaz emin oldu gidemediğine. Nasıl o unutamamış ise yaşadıklarını o da unutamamıştı işte. Fakat şimdi nasıl davranacaktı; boynuna mı sarılmalıydı yoksa ona gitmesini mi söylemeliydi. Derin derin nefes alarak arkasına döndü ama kimse yok. Mutfaktan bir ses 'Abla dün geceden beri neredesin Allah aşkına? aradım cebin de kapalıydı. Bende nasılsa yedek anahtar var diye geldim, girdim eve.' Cevap veremedi kardeşine öylece kalakaldı merdivenin başında. Tabii kardeşi devam etti, cevap beklemiyordu zaten. 'Kahvaltılıkları bile toplamadan aceleyle nereye çıkıp gittin tatil günü?' Bu sefer artık bir cevap vermesi gerekiyordu bir şeylerin yolunda gittiğine inandırmak için kardeşini. 'İşim vardı aceleyle çıktım, uzun sürdü eve gelemedim işte. Hesap mı soruyorsun yorgunum, üzerimi değiştirip geleyim bir şeyler yiyelim' Kardeşini tanıyordu öyle onu ilgilendirmeyen şeylerin üzerine çok gitmezdi, yemek yemeği de sevdiğinden direkt konuyu onunla kapadı. O da zaten 'Yok ya ne hesap soracağım öyle merak ettim seni. Ben de çok açıp hadi gel de bir şeyler yapıp yiyelim' dedi ve üzerine gitmedi dün eve gelmeyişinin.
Odasına çıktı. Her yerde o vardı sanki. Sadece bir gecede tüm odayı doldurmuştu. Tam oturup yine ağlamaya başlayacaktı ki. Kardeşi aşağıdan ev de ne var, ne yapalım diye bağırdı? İlk kez kardeşinin ona gelmesine bu kadar mutlu olmuştu. Ve o mutfağını karıştırmadan aşağıya inmeliydi. Şimdi üzülme, kendine acıma zamanı değildi.
Her şey yoluna girecekti. Gitmişti işte. Kardeşi eve geldiğinde gitmemiş olsaydı o şimdi kardeşi hiçbir şey olmamış gibi davranmazdı herhalde. Acaba kaç gün kalacaktı inşallah uzun kalırdı yani o bu dönemi atlatıncaya kadar falan. Gecenin izleri silinmeyecekti ondan biliyordu ama en azından geçmişe itmeyi ,eski bir anıymış gibi düşünmeyi başaracaktı. İlk ayrılıklarında olduğu gibi bunda da kararı yalnız verip işini kolaylaştırmıştı sevdiğinin. Karısıyla, kızıyla mutlu yaşasınlar diye elinden geleni yapmıştı.
Öç almış mıydı şimdi?

14 Kasım 2012 Çarşamba

BEN VE YALNIZLIĞIM


Yalnızlık. İçi ne kadar boş gibi duran bir kelime oysa o kadar çok şey yazılıyor ki hakkında. 
TDK dan üşenmedim açtım baktım
1. isim Yalnız olma durumu, kimsesizlik
2. Kimse bulunmama durumu, ıssızlık, tenhalık
İki anlam yüklemişler hoş ikisi de aynı kapıya çıkıyor.
Daha cümlelerime nokta koymadan kendimle çeliştim. Önce içi boş ne demek dedim kendi kendime, sonra üşendim yazmış olmama takıldım. İnternetten açıp bakmak 30 saniyeni bile almazken üşenmemiş olmana mı övünüyorsun, dedim. Anlayacağın kafamda çok seslilik hakim. Ne kelimeleri tutabiliyorum ne de harfleri. Gerçek yazmak istediğim neydi ondan uzaklaştım gittim.
Yalnızlıktı konu. Kendimi yalnız hissettiğim anlar. 
Çok korkunçtur birinin yokluğunu hissetmek, yalnız olmak değildir yani. Etrafında bir dolu insan vardır ama 'O' yoktur. Gerçek yalnızlık hissi o olsa gerek, herhalde. Çok özlemek, alışkanlıkla her zaman olduğu yere bakmak ve boşlukla karşılaşmak... Vefat eden dedemin yerinin hiç dolmaması gibi.
Bir şehre gitmek zorunda kalırsın, işsizsen ve arayış içindeysen sınavlar, başvurular falan için. Büyümüşsündür, tek başına gidebilirsin tanımadığım bu şehirlere işte o kalabalık caddelerde tanıdık tek bir suret yoktur. İstediğin gibi göz gezdirirsin etrafına, gözlerinden yaşlar akar, şarkı söylersin, kimse dönüp ne yapıyorsun demez. Yalnızsındır.
Büyümek, aşık olmak, birine güvenebileceğini düşünmek, ölmek... Bunlar belki de yalnızlığı hissetmek, varlığını kabul etmek.
Ben en çok yolda yalnız olmayı severim içimden konuşur konuşur dururum, belki de dışımdan da konuşuyorumdur. Bilmiyorum. En fazla deli derler. Kim ne kadar akıllı ki derim bende?
Bisiklet sürmeyi çok severdim eskiden. Şimdi sevip sevmediğimi bile bilmiyorum. Uzun süredir hiç bisiklet sürmedim. Bisiklet üzerindeyken yalnız olmak bir başkadır, rüzgarın sadece sana değdiğini farz edersin. Kaldı ki öyledir de, o anda senin hızınla sadece sana dokunur, yalnız sana... Bir de salıncakta sallanmayı severim. Saatlerce hiç sıkılmadan sallana bilirim. Allah’tan ne kadar kilo alsam da, çocuklar için yapılmış salıncaklara sığmayacak kadar genişlemedim hiç, çünkü büyüklerin sallanma hakkı yokmuş gibi hep çocuklar içindir salıncaklar. Salıncakta sallanmanın yalnızlığı bir başkadır; kendi kendine bırakır seni, süzersin kendini, hafiflersin...
'Kalabalıklar için de yalnız kaldın mı?' sorusu vardır bir de. İlk duyduğun zaman çok afili bir şey zannedersin. Sonra anlarsın öyle çok da özenilecek bir şey olmadığını ama geç olmuştur. Biliyorsundur artık kalabalık içindeyken böyle bir hissin ne demek olduğunu. Herkes olsa da yanında 'o şarkıyı' dinlerken onun gözlerini arar gözlerin ya da yapılan aptalca bir konuşmada geçen bir kelime senin için çok özel bir anın nişanıdır ve o anın öznesinden başka herkes yanındadır olmayan herkese de ulaşa biliyorsundur bir şekilde, ama özne yasaktır. Kalabalığın ortasında yalnız-yalın kalırsın, üşüdüğünü hissedersin, yalnızlıktan üşürsün.
Yalnız kalmayı çok becerebilen biri olmadım küçüklüğümden beri. Hep ben ve benimkiler vardı kafamda öyle sohbet muhabbet yaşadım kendimce. Bu yüzden pek bilmem belki de gerçek yalnızlık nedir. Dilim döndüğünce döktüm öyle bir şeyler, ‘kendimce’ yalnızlığı.
Kocaman ailem oldu hep yanımda, büyüklükleri tarif edilemez arkadaşlarım. Gerçek anlamda neredeyse hiç yalnız kalmıyorum. Bunun için şükretmeliyim ki ediyorum.
Kaldı ki bu yazı yalnızken yazıldı, odada şuanda tek başınayım, fakat biliyorum; çığlık attığımda duyacak birileri hep oldu. Ve ne yazık ki(!) yalnız değiliz hiç birimiz. Sadece bazılarımız çığlığımızı duyuramıyoruz veya duyurmak istemiyoruz. Veya çocukça bir bencillikle fark edilmek istiyoruz. Veya gerçekten kime sesimizi duyurmak istediğimizden emin değiliz. Veya ve veya...

29 Temmuz 2012 Pazar

HOŞ GELMİŞ...

Özlemişim onu, tenimde bıraktığı serinliği, ıslaklığı...
Kokusunu duyunca içim ürperdi, uzun süre oldu almayalı, neredeyse unutacakmışım.
Sesiyle uyandım bu sabah sakin, sessiz sessiz gelmiş. Gece ki uykusuzluk, karmaşıklıktan sonra iyi ki uğramış yağmur şehrime.
Hoşgelmiş.

19 Temmuz 2012 Perşembe

SENSİZLİK...

sensizlik...


Bir garip hüzün çöker insana
El ayak çekilince
Tek başına kalırsın dünyada
Etraf sessizleşince


İşte böyle yalnızlık her insana başka duygular yaşatır. Şarkılara şiirlere konu olur iyi kullanılan cümlelerle, belki de sizin duygularınıza tercüman olur.

İnan bu ev alışamadı
Hiç bir azamam sensizliğe
Şimdi sensizlik oturuyor kalkıp gittiğin yerde


Keşke paylaştığım bir evim olsaydı seni. Dursaydı sende kalma bir yalnızlık orada en azından onunla paylaşırdım seni, orada bulurdum seni...

Yanlızlığa elbet alışır bedenim
Yalnızlıkla belki de başa çıkabilirim
Çok zor gelse bile yaşar öğrenirim
Sensizlik benim canımı acıtan 


Yalnızlıktan korkmuyorum dedim hep. Korkmuyorum da, korksaydım başkasını bulurdum yerine ama söylemiş ya şarkıda Sensizlik benim canımı acıtan...

Bir derin korku düşer ruhuma
Duvarlar seslenince
Karanlık oyun oynar aklıma gölgeler dans edince


Bunu sen söylemiştin gittikten sonra bu evden çığlıklarını bırakıyorsun odama, sen oluyorsun her yerde kokun ve sesin oluyor diye; ama yinede ben olmalıydım yanında değil mi? 

İnan bana alışamadım
Hiçbir zaman sensizliğe
Şimdi sensizlik dolaşıyor çıkıp gittiğin bu evde



Evet bu bedende de sensizlik var. İliklerime kadar her yerde hissediyorum bunu ve biliyorum yalnızlığa elbet alışır bu yürek peki ya sensizliğe???....




Bir kez daha dinle, bu sefer başka şeyler de söyleyecektir belki de...

Not: 2006 Eylül'de canımı ne yakmıştı bu şarkı hem ağlamış hem yazmıştım. Hala dinlerim...







27 Haziran 2012 Çarşamba

İLK ÖPÜŞME

Gözlerinin içine bakar, en dibine, sanki tüm benliğini çırılçıplak görüyormuş gibi. Öyle hissedersin, görebildiğini hoş rahatsız da olmazsın müstehcen hallerini bilmesinden. İçinde ki sıvı, kalbine baskı yapar hızına yetişsin diye. Gözlerin dudaklarına kaçamak bakışlar atar ister istemez. Tüm benliğini içine çeksin istersin, bir yandan korkarsın olacaklardan... O hala gözlerindedir sana doğru eğilir. Sıcaklığını hissedersin nefesinin, dudaklarını dudaklarında hissedersin karşı koymazsın ama karşılıkta vermezsin başlarda... İçine çekiyordur seni, o an anlarsın içini ona açtığını ama çok geçtir, ele geçirmiştir tüm benliğini, izin vermişsindir buna çarnaçar. Sonra bir telaşla silkelenerek uzaklaşmayı denersin acemice ama gücün yetmez, teslim olmuşsundur bir kere sen de kapılıp gidersin içine, dilin değer diline... Kalbinin heyecanını anca öyle durdurduğunu zannedersin. O an, ona kapılmazsan sanırsın dünyanın sonu gelecek ya da sen orada biteceksin. Sonra sen çoğaldığını düşündüğün anda biter bir şeyler: rüya, aşk, sevgi, dostluk, arkadaşlık, muhabbet, ihtiyaç, yaşanmışlıklar... sen fark etmezsin bittiğini Nasıl başladığını-var olduğunu da bilmemişsindir zaten.
Bir zaman sonra bakarsın tüketmişsin bir çok şeyi, çünkü yıllarca biriktirdiğini sandıklarını kendinden kullanmışsın, hep eksiltmişsin kendini... 

Fark ettiğinde çok mu geç kalmışsındır, yoksa böyle yaşamaya alıştığından yenilerini biriktirmeye korkuyor musundur bilinmez. Ya da biliyorsundur yerine koyacaklar yeni olacak sen ise eskileriyle mutlusun, safsın... Hiç yaşamamış hallerini geri istiyorsun, mümkün olmayan.


8 Haziran 2012 Cuma

ÖÇ (3)

Evden çıktığında aklında resimleri kimse görmeden nasıl imha edeceği vardı sadece; yakmalıydı ve hepsi kül oluncaya kadar başında beklemeli, olur da bir parçası yanmaz ve onları tanıyan üçüncü birinin eline geçerse bu utançla nasıl yaşardı. 
Fotoğrafçı dediği yere gelmiş, onu bekliyordu saatler öncesinden, aramasının sebebi de geç kalmış olmasıydı. Sabahın köründe hazır et fotoğrafları, demişti adama. Bir gün sonra planını işleve sokup adamın eşine gönderecekti fotoğrafları. Ama şimdi...
Fotoğrafçı olaylardan habersiz, meraksız 'Getirdim fotoğrafları, umarım istediğin gibi olmuştur' deyip uzattı. Hızlıca aldı, fakat fotoğrafçıya bu fotoğrafları o kadar da önemsediğini hissettirmemek istiyordu. 'Olmuştur Yani çokta önemli değil bir arkadaşıma şaka yapacaktım ama gerek kalmadı zaten....' diye gereksiz açıklamalarla uzatıp, fotoğrafçıya aslında çok önemli der gibiydi. Fotoğrafçı bir şeyler olduğunu sezdi ama iki üç dakika bile önemsemedi bu durumu, yalnızca işi yapmadan yarısını aldığı şimdi de kalanını alacağı parasını düşünüyordu. İşini hep temiz yapardı, böyle özel işlerde çok meraklı değildi umursamazdı neyi fotoğrafladığını; altından çıkacak hikaye aldatma mı, güvensizlik mi ona ne. 
Elindeydi işte, istediği belgeler, bir zarfın içinde. Öylece kaldı onları alınca. Fotoğrafçı parasını alıp uzaklaşmıştı. 'Bakmayacak mısın?' demişti parasını hemen uzatınca sadece, sonra 'Bir daha işin düşerse ararsın' diyerek uzaklaşmıştı. Adamın umursamazlığı çok rahatlattı onu. Sabahtan beri hiçbir şey yemediği aklına geldi. Karnı tokken bile bazen mantıklı düşünemezken açken hiç düşünemiyordu. Sabahın körüydü ona göre daha, gidip kendine bir kahvaltı ısmarladı. Kahvaltısını bitirmeden olanları aklından geçirmek bile istemiyordu. 
Kahvaltının üzerine güzel bir türk kahvesi içip kendine geldi. Resimler çantasında güvenliydi, gidip onları kül edecek yer bulmak kolaydı. ama yıllar sonra yaşadıklarını nasıl yok edecekti. Her bir saniyesi aklındaydı gece yaşadıklarının. Neredeyse hiç uyumamıştı gece boyunca tanıdığı, aklının bir köşesine hapsettiği kokuyu içine çekmişti devamlı. Uzun zaman sonra huzurun anlamıydı bu gece onun için. Bir yandan da bunları düşünmekten utanıyordu; Evli bir adamla birlikte olmuştu hem de kendi evine adamı alarak. Başkası yapsa kadına her türlü çirkin sıfatı yakıştırırdı. Bir kadının aldatılmasına sebep olmuştu. Bir adam karısını onunla aldatmıştı. Onun, esas kadın olmadığı kesindi bu hikayede; kötü kadın olmuştu, hani yuva yıkan. Yok, hayır, yuva yıkılamaz, bunu kaldıramaz... yıllar öncesinde yaşanması gereken bir gece, bu gece yaşanmıştı o kadar. Bu gece anıların arasına tarihi değiştirilerek geçecekti sadece. Mektupta yazdığı gibi; unutulacak, hiç karşılaşmamış gibi hayatlarına devam edeceklerdi. Yaşadıklarının tek belgesi olan resimleri de imha ettikten sonra bu gün yıllar önce yaşanmış güzel bir anı olarak kalacaktı. O zaman bu kadarını yaşayacak kadar cesaretli değildi. Cesaret doğru bir anlatım değil galiba, büyük değildi diyelim. Şimdi büyük mü? Büyümüşse neden canı yanıyordu kararsızlıkla...
Kendini hiç bu kadar kötü biri olarak hissetmemişti daha önce, kirlenmiş gibi hissediyordu. Küçük bir kız çocuğunun babasıyla yatmıştı; onun için mükemmel  olan hatta belki izlediği tüm çizgi filmlerdeki kahramanlardan daha güçlü, daha güvenilir sandığı babası, annesini başka bir kadınla aldatmıştı. Bu kadının kendisi olduğunu bilmek utanç vericiydi. Adam için de üzülüyordu. Eşini aldatmıştı, hem de yalan söylemişti. İnsan birine bu kadar kolay yalan söyleyip nasıl onunla evli kalabiliyordu? Onun tanıdığı, sevdiği adam bunu yapabilecek karakterde miydi? Şimdiye kadar kızı gibi o da mı kahraman sanmıştı onu?... Düşündükçe daha çok delirecek gibi oluyordu. Nerede yanlış yaptığını farkındaydı, bu oyuna hiç başlamamalıydı. Kendisinin bu kadar allak bullak olup, mantıklı kararlar veremeyeceğini biliyordu başlarken de, ama her zaman güçlü olan durmasını bilen bir adam vardı karşısında, o niye durmamıştı bu safer.
Ne yapacaktı şimdi. Eve gittiğinde çoktan evi terk etmiş olacaktı adam, herhalde. Ama bir gece önce orada yaşananları aklından nasıl silecekti. Yazarken iyiydi yıllar önce bir anıyı yazıyormuş gibi yapmak, tarihe en son beraber uyudukları geceninkini düşmek. Adam bu yalana kendini alıştırabilir belki, evde onu bekleyen -gerçekten masum olan- bir kız çocuğu varken buna inanmaktan başka çaresi de yok zaten sanki ama kadın kaç kez hayalinde uyuduğu adamla yattığı yataktaki bu geceyi hiç olmamış gibi nasıl yapacaktı. Yok, en iyisi bu gece eve gitmemekti. O kadar zaman sonra verebildiği elle tutulur tek karar bu oldu. Kalktı kendine kalacak bir yer düşünmeye başladı, arkadaşlarına gidebilirdi ama o yalnız kalmayı tercih etti bir otele gitmeyi düşünüyordu fakat öncelikle resimleri yakmak için deniz kenarında bir yer bulacaktı oradan otele gidip uyumak, dinlenmek istiyordu. Bir daha uyanmaya gücü yeter miydi, bilmiyordu. Eskiden düşündüğünde özlediği, saygı duyduğu, mutlu olduğunu sandığı bir adam vardı. Şimdi dün gece yanında olan adam sevdiği,özlediği, bildiği adam ama bir yandan da evli olup başka bir kadının yanında gözünü açabilen adam... Hatta adamın üzgün, hayatından mutlu olmadığını bile düşünüyordu... Yaşadıklarından ne kadar mutlu olursa olsun; eskiye oranla daha çok canı yanıyordu, daha güçsüzdü ilk terk edilişinden. Bundan sonra nasıl nefes alacaktı... Bu olanlardan sonra kendi yüzüyle nasıl yüzleşecekti, sabah aynaya baktığını hatırlamıyordu. Mutlu uyanmıştı telefon çalıncaya kadar da öyleydi fakat o telefon hayal dünyasından çıkarmıştı onu, o da apar topar dışarı atmıştı kendini. Şimdi gerçek bir kadın olmuşken sevdiği adamla nasıl görünüyordu, toplumda yasak ilişki diye adlandırılan şeyi yaşamış bir kadın olarak, yaşadığı ilişkiyi sevdiklerinin gözüne içine bakarak değil kendine bile anlatamayan bir kadın olarak...

16 Şubat 2012 Perşembe

ÖÇ (0)

Hafta da bir genel temizlik yaptırıyordu işe başladığından beri. Eşyalarının yerlerini değiştirmeden yapılan bu temizlik hoşuna gidiyordu. Her şeyi temizleyen kadın acaba, bu eşyalara kimlerin dokunduğunu ya da bu kitapları kimlerin okuduğu falan merak etmiyor muydu? Bazı temizlik günleri uyandığında yatak çarşafının ne kadar buruşuk olduğunu fark edip hemen düzeltiyordu, temizlik için gelen kadın yalnız bir kadının bu yatakta neler yaptığını tahmin etmeye kalkmasın diye. Temizlik için her hafta aynı kişiyi çağırmak yerine bir temizlikçi şirketinden her hafta onun için çok fark etmeyen birini göndermelerini istiyordu. Her hafta aynı kişi gelirse onunla konuşmaya başladığında, onu tanıdığında işlerini yaptıramayacağını düşünüyordu. Biliyordu kendini, bu şekilde bile temizlik için gelen kadına elinden geldiğince yardım etmeye çalışıyordu bir de biraz yakınlaşsa hiç işini yapmasını istemezdi. İş veren olmayı bir türlü öğrenemeyen biriydi ya da ablasının değimiyle 'köylü gelmiş, köylü gidecekti'.
Her hafta aradığı şirketin artık numarası mı tanıdık geliyordu, yoksa arayan herkese için mi bilmiyor ama, 'haftalık promosyonlarımız var, siz her hafta tekrar tekrar aramayın biz düzenli olarak gönderelim, isterseniz temizliğinden memnun olduğunuz kişiyi gönderelim...' açıklamasını yapıyor olmasından .başka bir temizlikçi şirketini araması gerekiyordu ya da kendisi yapacaktı temizliği. İyi de olabilirdi uzun zamandır karıştırmadığı dolapları, kutuları, açmadığı defterleri vardı. İşe başladığından beri çok karıştırmadığı geldi aklına. 
İşine yaramayan bir dolu eşya vardı evde; bir zamanlar çok değerli olan. Oturma odası ve mutfağı halletti önce. Onlardan öyle çok çer çöp çıkmadı. En çok çöp çalışma odasındaydı yılların birikimi vardı dolaplarda. Lise yıllarında daha bilgisayarlarla bu kadar haşır neşir olmadan deftere yazdığı günlüklerini buldu. Uzun yıllar yazmıştı; lisenin başından sonuna kadar iki defter, lisenin bitip üniversiteye hazırlık ve üniversitenin başlangıç zamanları bir defter. Lise yıllarında yazdıklarına göz gezdirdi önce, çocukça yazılmış yazılardı. Üniversitedekiler de bir şeylerin değiştiği, çocukluğun atıldığı belli oluyordu. O zaman ki sorunlarını, üzüntülerini, okudukça mutlu oluyordu. Unutmuştu temizliği falan hem ara da vermeliydi biraz. Sade bir kahve alıp devam etti karıştırmaya, aralara sıkıştırılmış kağıtlar vardı. Üniversiteye gidince defterini yanına götürmemişti fakat orada da duramayıp kağıtlara yazmıştı içini. Defterdeki yazılara göz gezdirdikten sonra, kağıtları okumaya başladı. Biliyordu bu kağıtlarda neler yazdığını, nasıl ilk heyecanını anlattığını ve okursa şu durumundan iyi olmayacağını... Okudu yazıları; ilk ne zaman aşık olmuştu, görür görmez aklına takılan ve bir daha ne yaşarsa yaşasın alamadığı o anın tadını ve onun ne zaman artık unuttum dese burnunu dolduran kokusunu.
Oda da oturmuş yıllar önce bitmiş, unutulmuş ilk aşkı için ağlıyordu. Gözlerinden akan yaşı silmiyordu inatla, kabullenmek istemiyordu bunu. Gözlerinden dudaklarının kenarına akan yaşlar ya boynunu izleyip üzerine damlıyor ya da kahvesinden aldığı her yudumda kahvesine karışıyordu. Yıllar önce evlendiğini duyduğu güne kadar; tenin kokusuna başka bir kadının kokusunun sindiğine, başka bir kadına sarıldığına, başka bir kadınla öpüşe bildiğine... inanmak bile istemiyordu.
Evlendiğini duyunca irkilmişti kendinden. Nasıl olurdu onu seven adam yeni birini sevebilirdi? Zorla mı evleniyordu? Hamile mi kalmıştı yoksa birlikte olduğu kişi? Hiç birinin olmadığını farkındaydı, adam sevmiş belki de aşık olmuştu. Bir gün adam eve işten dönerken elinde bıçakla adamı bekledi. Kalbine batıracaktı adamın. Ama nerede daha etkili olur diye düşünüyordu. Adam eve girerken zili çalacak, anahtarı olsa da içeride birinin olduğunu bildiğinden, tam o sırada arkasından seslenip karısının gözü önünde bıçağı kalbine batıracak. Bir gün elinde silah iş yerinin önünde vurmayı düşündü. Karısından uzak bir yerde öldürmeli onu diye düşündü hem böylece ölürken üzerine kapanıp ağlayan biri olmaz, yalnız ölür daha çok acı çeker. Bir gün evlerine hizmetçi olarak girip yiyeceklerine zehir katmayı falan düşündü... Kurduğu cinayet planları kendisine komik gelmeye başladı belirli bir süre sonra. Düşünmemeye başladı adamı aklının bir köşesinde o kadar çok öldürdü ki sonunda kendisi inanmıştı öldüğüne. Zamanla alışmıştı bu duruma hatta hayatına yeni birileri bile oldu.
Elinde tuttuğu kağıt parçalarında bıraktığı çocukluk heyecanını, sıkıntıdan oluşmuş hastalıkları için yuttu antidepresanları, uykusuz geçirdiği geceleri hatırladıkça söndürmeye çalıştığı hatta söndü sandığı intikam hırsı yeniden alevleniyordu. Yıllardır göz görmeyince gönlünden de uzaklaştığından eskiden olduğu gibi onu engelleyecek acıma duygusu da devreye girmiyordu. Hem bu sefer canını fiziksel olarak yakmak değildi istediği sadece öcünü alacaktı. Ne çirkin bir kelimeydi 'İntikam' fakat geç de olsa anlasın istiyordu, onun neler yaşadığını. Öyle çok acı çekmesin, sebepsiz yere terk edilsin yeterdi.
Teknoloji çağında iş telefonu bulmak, ona ulaşmak hiç de zor olmadı. Ayrıldıklarından beri birbirlerine çok yanlışları olmadığından iş bağlantısı gibi buluşma ayarlayıp, sonra da bundan eşinin haberi olmasını sağlayacak, sadece güzel giden evliliğini biraz bulandıracaktı. Birbirlerini gerçekten seviyorlarsa küçük bir ayrılıktan sonra kaldıkları yerden devam ederlerdi evliliklerine. Bu olayın sonun da ona ne olurdu onu da şimdiden düşünmek istemiyordu. Ama yaptıklarını gözünün içine baka baka o anlatacaktı adama...